Ancak şehri yönetenler buna izin vermiyor. Vatandaşın şehrin uzak noktalarında satın aldığı arazisine doğaya uygun küçük bir bağ evi ya da hafta sonu evi yapmasına müsaade edilmiyor. Bu araziler adeta tilkilere ve kargalara terk ediliyor.
Bu konuyu daha önce defalarca yazdık ve ilgili kurumlara birçok kez dilekçe gönderdik. Ancak bugüne kadar somut bir sonuç çıkmadı. Biraz risk almayı göze alan vatandaş ise zaten kimseyi dinlemiyor; kafasına göre bu evleri yapıyor.
Çünkü ülkemizde yıllardır bilinen bir gerçek var:
Vatandaş gecekondusunu yapar, devlet ise bir süre sonra af çıkarır.
Tarih boyunca bunun yüzlerce örneği görülmüştür. Arada sırada yıkılan kaçak yapılar olsa da, koca İstanbul’un büyük bir kısmı bugün zamanında yapılmış ve sonradan yasal hale getirilmiş gecekondularla kaplı değil midir?
Bu gerçeği bilen insanı kim durdurabilir?
Bu anlayış artık değişmelidir. Şehrin doğru ve sağlıklı gelişebilmesi için devletin proaktif olması gerekir. Yani vatandaş gitmeden önce devlet gitmeli, planlamayı önceden yapmalıdır.
İstanbul’un ise kendine özgü bir durumu vardır. Şehir aşırı kalabalık ve plansız büyümüştür. Bu nedenle İstanbul diğer şehirlerden ayrı değerlendirilmelidir. Gerekirse şehre özgü özel bir kanun çıkarılmalıdır.
Her gün trafikte 3–4 saat geçiren bir insanın psikolojisinin sağlıklı olması mümkün müdür?
Şehrin gelişim akslarına devasa yollar yapıldı; bu elbette çok iyi bir gelişme. Ancak bu yolları kullanan vatandaş, arazisine gidip piknik yaptıktan sonra akşam geri dönmek zorunda kalıyor. Çünkü arazisine doğaya uygun küçük bir ev yapma hakkı yok.
Üstelik şehrin çevresinde tarım arazisi olarak planlanan bu alanların büyük bir kısmı gerçekte tarıma uygun değildir ve fiilen kullanılmamaktadır. Bu arazileri masa başında tarım alanı olarak planlayanların çoğu zaman bu yerlere hava fotoğrafından bile bakmadıkları açıktır.
Halbuki vatandaş arazisine küçük bir ev yapabilse; kalan kısmını ıslah eder, toprak getirir, su kuyusu açar ve sebze-meyve yetiştirir. Böylece hem doğayla iç içe yaşar hem de üretime katkı sağlar. Üstelik yol ve kamusal alanlar için herkes arazisinden Düzenleme Ortaklık Payı kesilmesine razıdır.
Ama gelin görün ki bu tip arazilerin ortasına bir bakıyorsunuz kamu kuruluşları apartmanlar dikebiliyor. Bunun sayısız örneği var ve herkesin gözü önünde gerçekleşiyor.
Öte yandan binlerce derme çatma gecekondu ya da bağ evi kontrolsüz şekilde yapılmaya devam ediyor.
Bir de salgın döneminin yeni modası olan karavanlar var. Bu ise ayrı bir çelişki.
Karavanın modeline göre içinde 2 ila 8 kişi yaşayabiliyor. Karavanı alıp arazinizin içine çekiyorsunuz ve içinde yaşayabiliyorsunuz. Sit alanı olsa bile lastikli araç olduğu için çoğu zaman kimse buna müdahale etmiyor.
Sonuçta vatandaş, arazisine küçük bir ev yapamıyor; ama evden daha dayanıksız, ömrü daha kısa ve çoğu zaman iki kat daha pahalı bir karavan almak zorunda kalıyor. Bu tablo gerçekten düşündürücü.
Vatandaş doğada küçük bir bağ evi yapmak istediğinde yasak.
Ama karavan koyup içinde yaşamak serbest.
Amaç gerçekten doğayı korumak mı, yoksa vatandaşın doğaya ulaşmasını zorlaştırmak mı?
Çünkü gerçekçi ve akılcı planlama yapılmadığı sürece vatandaş kendi çözümünü üretir.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Devlet plan yapmazsa, planı vatandaş yapar.
Gayrimenkul Yatırım Uzmanı





