Gündemi uzun süredir meşgul eden ve kamuoyunda "hobi bahçesi düzenlemesi" olarak bilinen 33 maddelik tarım kanunu teklifi, TBMM'ye sunulmaya hazırlanıyor. AK Parti tarafından hazırlanan bu kapsamlı düzenleme, tarım arazilerinin korunması ve amaç dışı kullanımının engellenmesi hedefiyle yola çıkıyor. Ancak teklifin içeriği, zamanlaması ve iktidarın tarım politikalarındaki genel tablo, düzenlemenin ardındaki niyetlere dair ciddi soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

"AKP tarafından Meclis'e sunulması beklenen 33 maddelik tarım düzenlemesi, hobi bahçelerini hedef alırken asıl büyük resimde tarımı bitirme politikalarının yeni bir perdesi aralanıyor. Peki, bu düzenleme Türk çiftçisini mi koruyor, yoksa küresel tohum tekellerine mi hizmet ediyor?"

📜 Düzenlemenin Perde Arkası: Resmi Hedef Ne?

Edinilen bilgilere göre, 33 maddelik teklifin temel amacı, özellikle büyükşehir çevrelerinde hızla yaygınlaşan ve tarım arazilerinin bölünerek fiilen konut alanına dönüşmesine yol açan "hobi bahçesi" uygulamalarının önüne geçmek . Düzenleme ile:

  • Tarım arazilerinin küçük parsellere bölünerek satışı engellenecek.

  • Bu alanlara belediye şebekesinden elektrik ve su bağlanması yasaklanacak.

  • Kaçak yapılaşmaya aracılık edenlere 100 bin TL'ye kadar idari para cezası kesilecek .

Resmi söylem, bu önlemlerle tarım topraklarının korunması, gıda arz güvenliğinin sağlanması ve plansız kentleşmenin önüne geçilmesinin hedeflendiği yönünde .

"Hobi bahçesine 'kaçak', İsrail malı tohuma 'hoş geldin'! AKP'nin 33 maddelik tarım düzenlemesi, kendi tohumuna sahip çıkan herkesi hedef alıyor. Peki ya depremde sığındığımız o konteynerler? Onlar da mı 'kaçak yapı' sayılacak?"

🤔 Peki, İşin Perde Arkasında Ne Var?

Ancak işin bu kısmı, taraflı tarafsız herkesin malumu. Asıl sorgulanması gereken, bu yasal düzenlemenin hangi saiklerle yapıldığı ve bütüncül tarım politikalarıyla ne kadar örtüştüğüdür. Zira ortada derin çelişkiler ve akla takılan pek çok soru var.

1. "Tarımı Koruma" Söylemi ile "Tarımı Bitirme" Politikaları Çelişmiyor mu?

AK Parti iktidarının 23 yıllık tarım karnesi ortadadır. Muhalefet milletvekillerinin Meclis kürsüsünden yaptığı eleştiriler ve sahadan gelen veriler, uygulanan politikaların tarımı ve çiftçiyi bitirme noktasına getirdiğini gösteriyor .

  • Çiftçi Yok Oluyor: Son 20 yılda tarım arazileri 2 milyon 700 bin hektar, mera alanları ise 44 milyon hektardan 13 milyon hektara geriledi .

  • Maliyetler Çığ Gibi Büyüyor: 2025 Eylül itibarıyla tarımsal girdi fiyat endeksi yıllık %46,8 arttı. Gübre fiyatları bir yılda %50, yem %37, tohum ise %36 zamlandı . Mazot fiyatı 2002'den bu yana katlanarak arttı .

  • Destekler Kesiliyor: Devlet, daha önce açıkladığı tarımsal kredi destek planından cayarak faiz indirim oranlarını düşürdü, kredi limitlerini ise enflasyon karşısında sabit bıraktı. Bu da çiftçiyi finansal bir darboğaza sürükledi .

Bu tablo karşısında, "şimdi kalkmış tarım arazilerini koruma adı altında" bir düzenleme yapmak, yangın yerine dönmüş bir evin boyasını badanasını yapmaya benziyor. Asıl yangın, çiftçinin üretimden kopması ve tarımın ithalata mahkum edilmesidir.

2. Hobi Bahçeleri mi, Depremde Hayat Kurtaran Geçici Barınma Alanları mı?

Türkiye, 6 Şubat 2023 depremlerinin acısını hala iliklerinde hissediyor. Depremin üzerinden iki yıl geçmesine rağmen, 2025 Ocak itibarıyla 650 bine yakın vatandaşımız hâlâ konteyner kentlerde yaşam mücadelesi veriyordu . Bu insanların bir kısmı, depremin ilk günlerinde kırsaldaki akrabalarının yanına, hobi bahçesi olarak kullanılan mütevazı yapılara sığındı. Bu yapılar, birer kaçak yapı olmanın ötesinde, birer can simidiydi.

Şimdi getirilen düzenleme ile ahşap ya da konteyner bu tür yapıların önüne geçilmek isteniyor. Peki, bir sonraki depremde, büyük yıkımda, insanlarımız nereye sığınacak? Deprem bölgesinde hâlâ yüz binlerce insan konteynerlerde yaşarken, olası bir afette kullanılabilecek bu alanları "kaçak yapı" diye yıkmak, hangi akılla izah edilebilir? Devletin "konteyner dağıtacağız" diye çırpındığı bir ortamda, vatandaşın kendi imkanlarıyla oluşturduğu geçici barınma alanlarını yok saymak, en hafif tabirle vicdansızlıktır.

3. Ata Tohumuna Yasak, GDO'ya Davetiye mi?

Düzenlemenin en can alıcı noktalarından biri de tohum meselesi. Yetkililer, Türkiye'de GDO'lu tohum üretiminin ve ithalatının kanunen yasak olduğunu, kayıtlı hiçbir çeşidin GDO'lu olmadığını belirtiyor . Hibrit tohumların da GDO ile ilgisi olmadığı, doğadaki melezlemenin kontrollü hali olduğu ifade ediliyor . Peki ya ata tohumu?

Resmi açıklamalara göre, 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu, çiftçilerin kendi ürettikleri tohumları ekmelerini yasaklamıyor . Ancak işin perde arkasında farklı bir gerçek var. Kanun, ticareti yapılacak tohumların kayıt altına alınmasını, sertifikalandırılmasını ve belirli standartlara sahip olmasını şart koşuyor . Uygulamada ise bu düzenleme, ata tohumunun satışını, takasını ve yaygınlaşmasını fiilen engelliyor.

Bu durum, küçük üreticiyi ve kendi ihtiyacı için üretim yapan vatandaşı, her yıl yeni tohum almaya mahkum ediyor. Peki bu tohumları kim satıyor? Çoğunluğu uluslararası şirketlerin kontrolündeki büyük tohum şirketleri . İşte bu noktada, "Bu kanun, kendi kendine yetebilecek olan az bir kesimi, İsrail'den gelen GDO'lu tohumla üretilmiş ürüne mahkum etmek amaçlı mı?" sorusu akla geliyor.

Buğdayın anavatanı olan topraklarda, binlerce yıllık ata tohumlarını ıslah ederek şirketlerin tekeline bırakan , çiftçiyi kendi tohumunu kullanmaktan imtina ettiren bir zihniyetin "yerli ve milli" tarım vurgusu yapması samimiyetten uzaktır.

📝 Sonuç: Bu Kanun Kimin Çiftçisini Koruyor?

AK Parti tarafından hazırlanan bu 33 maddelik tarım düzenlemesi, kağıt üzerinde tarım arazilerini korumayı hedefliyor olabilir. Ancak bu hedef, iktidarın bugüne kadarki tarım politikalarıyla taban tabana zıttır.

  • Çiftçiyi borç batağına sürükleyen,

  • Üretim maliyetlerini daha da artıran,

  • Ata tohumunun önünü keserek üreticiyi dışa bağımlı hale getiren,

  • Deprem gibi felaketlerde can simidi olabilecek geçici barınma alanlarını "kaçak yapı" diye yıkmaya kalkan

bir anlayışın, tarımı büyütmek, korumak ve geniş kitlelere yaymak gibi bir niyet taşıdığına inanmak mümkün değildir.

Bu düzenleme, tarımı korumaktan ziyade, tarım arazileri üzerindeki kontrolü daha da sıkılaştırarak, küçük üreticiyi ve kırsaldaki yaşamı tamamen tasfiye etme amacı güden bir zihniyetin ürünü olarak okunmalıdır. Türk halkına dayatılmak istenen bu düzenin arkasındaki gücün ne olduğunu anlamak için, uygulanan politikaların kime hizmet ettiğine, kimin ekmeğini böldüğüne bakmak yeterlidir.