Türkiye, Suriye ve Irak arasında uzanan bu iki kadim nehir, son 50 yıldır sadece bir su kaynağı değil, aynı zamanda karmaşık bir diplomasi, işbirliği ve zaman zaman da gerilimin odağı oldu. Türkiye’nin elinde bulundurduğu coğrafi avantaj, bu stratejik kaynağın yönetiminde kilit rol oynuyor.
Üç ülke, 1950’li yıllardan itibaren Fırat-Dicle havzasının sularından azami fayda sağlamak için büyük projeler geliştirmeye başladı. Bu sürecin ilk somut adımları, 1960’ların ortasında atıldı. Türkiye Keban, Suriye ise Tabqa Barajı'nın inşasına başlarken, petrol zengini Irak da yeni sulama projeleri için harekete geçti.
Barajların Gölgesinde İlk Gerilim
1973'te Tabqa, 1974'te ise Keban Barajı'nın işletmeye açılmasıyla birlikte baraj göllerinin doldurulma süreci, Irak'a ulaşan su miktarında hissedilir bir azalmaya yol açtı. Bu durum, havzadaki ilk büyük krizi tetikledi. Irak, suyun azalmasından Suriye'yi sorumlu tutarak Tabqa Barajı konusunda tehditkar bir tutum takındı ve iki ülke arasındaki ilişkiler gerginleşti. Taraflar arasındaki bu ilk anlaşmazlık, Suudi Arabistan'ın arabuluculuğuyla yatıştırıldı. Bu kriz, daha önce teknik bir mesele olarak görülen suyun, ülkeler arası ilişkileri doğrudan etkileyen stratejik bir faktöre dönüştüğünün ilk işareti oldu.
Türkiye'nin Büyük Hamlesi ve Engelleme Girişimleri
Keban Barajı'nın ardından Türkiye, kalkınma hamlesinin en önemli parçalarından biri olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) çerçevesinde Karakaya ve Atatürk Barajları gibi dev projeleri hayata geçirme sürecine girdi. Ancak bu süreç, uluslararası finansman arayışında önemli engellerle karşılaştı.
Irak ve Suriye, Türkiye'nin yeni barajlarla nehir sularını kontrol altına alacağı endişesiyle harekete geçti. Arap ülkelerinin de desteğini alan iki ülke, Türkiye'nin uluslararası kuruluşlardan kredi alma girişimlerini etkileyerek şartlarını zorlaştırdı. Nitekim Türkiye, Karakaya Barajı için Dünya Bankası'na başvurduğunda, tek taraflı olarak Suriye sınırından saniyede 500 metreküp su bırakma taahhüdünde bulunmak zorunda kaldı.
Asıl büyük engel ise Atatürk Barajı'nın inşası sırasında yaşandı. Suriye ve Irak'ın yoğun lobi faaliyetleri sonucu Türkiye, bu dev proje için gerekli uluslararası krediyi alamadı. Bunun üzerine Türkiye, tarihi bir kararla barajı kendi öz kaynaklarıyla inşa ederek büyük bir ekonomik fedakarlıkta bulundu.
Türkiye'nin İnsani ve İşbirlikçi Politikası
Tüm bu jeopolitik gerilimlere ve finansman engellerine rağmen Türkiye, uzun yıllardır izlediği sınır aşan sular politikasında "su"yun insani boyutunu ön planda tuttu. Coğrafi olarak yukarı kıyıdaş konumunda bulunmasına rağmen, düzensiz rejime sahip bu iki büyük nehrin sularını depolayarak, aşağı kıyıdaş ülkeler Suriye ve Irak'ın özellikle kurak dönemlerdeki su ihtiyacının karşılanmasına katkı sağladı.
Yetkililer, Türkiye'nin bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da işbirliği odaklı bir politika izlemeye devam edeceğini vurguluyor. Fırat ve Dicle'nin sadece bir enerji veya sulama kaynağı değil, bölge halklarının ortak geleceği olduğu gerçeğinden hareketle, suyun paylaşımından ziyade birlikte yönetilmesi anlayışının ön planda tutulduğu belirtiliyor. Bu kadim nehirlerin anahtarının Türkiye'nin elinde olması, beraberinde büyük bir sorumluluk getirirken, aynı zamanda bölgesel istikrar ve işbirliği için de eşsiz bir fırsat sunuyor.